Gençlik - Lev Nikolayeviç Tolstoy - PDF E-Kitap Oku, İndir
Gençlik –  Lev Nikolayeviç Tolstoy

Gençlik – Lev Nikolayeviç Tolstoy

Lisans / Fiyat: Ücretsiz
Yıl: Kasım 2015
Eklenme: Ekim 22nd, 2018
Dil: Türkçe
Sayfa: 256
Yazar: Lev Nikolayeviç Tolstoy

37 Kişi Tarafından Görüldü

Tolstoy’un kendi yaşam öyküsünü anlattığı Çocukluğum ve Gençliğim isimli eserlerin ikincisi. Eser, Tolstoy’un yaşadığı devrin toplumsal yapısını, üniversiteye girişiyle beraber hayatında meydana gelen değişiklikleri, genişleyen arkadaş çevresini, soyluların yaşamını ve geride kalan pişmanlıkları ele alır. Çocukluğum ve Gençliğim, Tolstoy’u birçok kişi için vazgeçilmez kılan eserlerdir.

Tolstoy’un kendi yaşam öyküsünü anlattığı Çocukluğum ve Gençliğim isimli eserlerin ikincisi. Eser, Tolstoy’un yaşadığı devrin toplumsal yapısını, üniversiteye girişiyle beraber hayatında meydana gelen değişiklikleri, genişleyen arkadaş çevresini, soyluların yaşamını ve geride kalan pişmanlıkları ele alır. Çocukluğum ve Gençliğim, Tolstoy’u birçok kişi için vazgeçilmez kılan eserlerdir. (Tanıtım Bülteninden)

***

ı. Gençliğimin Başlangıcı Olduğunu Düşündüğüm Şey

Dmitriy ile olan arkadaşlığımın bana, hayata ve kişinin amaçlarına dair yeni bir bakış açısı kazandırdığından söz etmiştim.

Bu bakış açısının özü şuydu: İnsanların hayattaki amaçları erdemli bir kişi olmaktı, bu mümkündü ve bunu yapmak kolaydı. Şimdilik yalnızca bu inançtan doğan yeni düşünceleri keşfetmenin, erdemli bir gelecek için planlar yapmanın tadını çıkarıyordum. Ama günlük hayatım eskisi gibi önemsiz şeylerle uğraşmakla geçiyordu.

Sevgili arkadaşım Dmitriy (bazen kendi kendime “harika “Mitey’im” diye fısıldardım) ile üzerinde konuştuğumuz düşünceler o ana kadar yalnızca aklıma hitap etmiş, duygularıma dokunmamıştı. Fakat gün geldi, bu fikirler var gücüyle kafamda parladı, ne çok boşa zaman harcadığımı anlayınca müthiş bir korkuya kapıldım; hemen oracıkta, düşüncelerimi hayata geçirmek istedim ve onlara daima bağlı kalmaya karar verdim.

İşte gençliğimin başlangıcı olarak bu noktayı olarak kabul ediyorum.

O zaman on altı yaşlarındaydım. Hala, evimize gelen öğretmenlerden ders alıyordum. St.-Jeröme çalışmalarımı yönetiyordu. Üniversiteye hazırlanıyordum, ama istemeye istemeye, mecburiyetten. Ders dışındaki zamanımın çoğunu yalnız, tutarsız hayallere ve derin düşüncelere dalarak geçiriyordum. Ayrıca dünyanın en güçlü adamı olmak niyetindeydim ve sürekli jimnastik egzersizleri yapıyordum. Evin tüm odalarında ve özellikle hizmetçi odasının dışındaki koridorda, amaçsızca geziniyordum. Sık sık aynada kendime bakıyordum, ama başımı genelde bir tiksinti hissiyle öbür tarafa çeviriyordum. Çok çirkin olduğumdan emindim ve kendimi yüzümün anlamlı ve asil olduğu tesellisiyle bile avutamıyordum. Yüzümün hiç de anlamlı bir tarafı yoktu; alelade, çirkin, kaba hatlara sahiptim; küçük gri gözlerim özellikle de aynada kendime baktığım zaman aptal görünüyordu. Erkeksi göründüğüm de söylenemezdi. Yaşıma göre uzun boylu ve iri yapılı olmama rağmen yüz hatlarım yumuşak, uyuşuk ve biçimsizdi; asil bir tarafları da yoktu. Tam tersine yüzüm bir köylününkine benziyordu, aynı büyük ellerim ve ayaklarım gibi. O zamanlar bundan büyük bir utanç duyuyordum.

2. Bahar

Üniversiteye girdiğim yıl paskalya yortusu nisanın sonuna geldiğinden imtihanların paskalyadan sonraki hafta yapılması kararlaştırıldı ve ben Kutsal Hafta boyunca hem ayinlere katılmak, hem de sınava çalışmak zorunda kaldım.

Karların erimesinden sonra üç gün boyunca hava yumuşacık ve parlaktı. Sokaklarda kardan eser yoktu, yollardaki kirli suların yerini parlak bir yüzey ve hızla akan derecikler almıştı. Çatılardan sarkan son buzlar güneşte eriyor, bahçedeki ağaçlar tomurcuklanıyordu. Avlunun arkasında donmuş gübre yığınının yanından ahırlara giden yol kuruydu. Sundurmanın etrafındaki taşların arasından yeşil otlar görünüyordu. Baharın, insanın ruhunu en çok etkilediği o ilk günleriydi. Henüz pek ısıtmayan güneş ışığı altında her şey parıldıyor, karların eridiği yerlerde küçük su birikintileri oluşuyordu. Hava tazelik kokuyordu; mavi gökyüzünde uzun, şeffaf bulutlar vardı. Neden bilmem, baharın doğuşu bana büyük bir şehirde daha belirgin görünür. Az şey görür ama daha fazlasını ümit edersiniz. Sabah güneşi çift camların arkasından gerçekten bıkıp usandığım çalışma odasının tabanına tozlu ışınlar saçıyordu. Pencerenin kenarında durmuş, tahtadaki uzun cebirsel problemi çözmeye çalışıyordum. Bir elimde Franker’in Cebir’inin yıpranmış bir kopyası, diğer elimde yüzümü ve ceketimin dirseklerini boyamış olan küçük bir tebeşir parçası vardı. Nikolay Amca önlüğünü takıp kolları sıvamış, bahçeye bakan pencerenin macunlarını söküyor ve iç çerçeveyi tutan çivileri çıkarıyordu. Çıkardığı gürültü dikkatimi dağıtıyordu.

Canım çok sıkılıyordu. Her şey ters gidiyordu: Hesapların başında bir hata yapmıştım, o yüzden tekrar başlamak zorundaydım; tebeşiri iki kez düşürmüştüm; yüzüm ve ellerim bembeyazdı; silgi bir yerlere kaybolmuştu ve Nikolay Amca’nın çıkardığı gürültü sinirlerimi gerginleştirmişti. Biri-lerine kızmak, bağırıp çağırmak istiyordum. Tebeşiri ve Cebir’i fırlattım ve odada volta atmaya başladım. Fakat sonra büyük perhizde olduğumuzu ve o günün çarşamba olduğunu, günah çıkarmaya gitmemiz gerektiğini hatırlayınca yumuşadım ve Nikolay Amca’ya doğru gittim.

Mümkün olduğunca kibar konuşmaya çalışarak: “Sana yardım edeyim, Nikolay” dedim. Kızgınlığımı bastırıp ona yardım teklif etmiştim; iyi bir şey yapma isteği içinde bulunduğum yumuşak ruh halini daha da güçlendirmişti. Macun sökülmüş ve çiviler eğilmişti ama Nikolay’ın var gücüyle çekmesine rağmen çerçeve yerinden oynamıyordu.

“Eğer onunla beraber çekersem ve çerçeve hemen çıkarsa bugün daha fazla ders çalışmak günah olur” diye düşündüm. Çerçevenin bir yanı oynadı ve sonra yerinden çıktı.

“Nereye götüreyim?” dedim.

“İzin verirseniz ben yapayım,” dedi Nikolay. Şaşırmıştı, nedense bu hevesli halimden pek memnun olmamıştı. “Karışmamaları lazım. Hepsini sandık odasında numaraladım”

Çerçeveyi kaldırarak “Ben numaralarım” dedim. Eğer sandık odası iki mil uzakta ve çerçeve iki kat daha ağır olsaydı daha çok mutlu olurdum. Nikolay Amca’ya yardım ederek kendimi yormak istiyordum. Geri döndüğümde küçük tuğlalar ve tuz konileri pencere pervazından kaldırılmıştı. Nikolay Amca elinde bir kaz tüyüyle kumu ve uykulu sinekleri pencerenin dışına süpürüyordu. Oda taze, mis kokulu havayla dolmuştu. Pencereden şehrin uğultusunu ve bahçede cıvıldaşan serçeleri duyabiliyordum.

Oda şenlenmişti, her şey pırıl pırıldı. Hafif bir bahar meltemi Nikolay Amca’nın saçlarını ve Cebir’imin yapraklarını dalgalandırıyordu. Pencereye gittim, pervaza oturdum, bahçeye doğru eğilip düşüncelere daldım.

Ruhumu yeni ve olağanüstü keskin bir duygu kapladı. Yer yer sarı saplı yeşil otlarla delinmiş nemli toprak, güneşte parlayan küçük kara parçacıkları ve kıymıklar arasından kıvrılarak akan derecikler; pencerenin hemen altında başlarını eğen, tomurcuklanmış leylakların kızaran sürgünleri, fundalıkta koşuşturan kuşların telaşlı cıvıltıları, eriyen kardan ıslanmış çit, her şeyden önce de tatlı kokulu nemli hava ve neşeli günışığı bana yeni ve güzel bir şey söylüyordu. Her şey bana güzellikten, mutluluktan ve erdemden söz ediyordu; bana bunların benim için kolay elde edilebilir ve mümkün olduğunu söylüyordu; birinin diğeri olmadan var olamayacağını, hatta güzellik, mutluluk ve erdemin ayın şey olduğunu anlatıyordu.

Kendi kendime: “Nasıl oldu da bunu fark etmedim? Şu ana dek ne kadar da kötü biriydim! Ne kadar iyi ve mutlu olabilirmişim!” dedim. “Ama yine de olabilirim. Şimdi, şimdi evet, tam bu andan itibaren değişeceğim ve farklı yaşamaya başlayacağım.”

Böyle söylememe rağmen pencerede uzun süre hiçbir şey yapmadan oturmaya devam ettim. Siz hiç sıkıcı ve yağmurlu bir yaz günü uzandığınız yerde uyuyakalıp tam günbatımında gözlerinizi açıp pencereden baktınız mı? Ihlamurlu yolun yağmurla yıkanmış gölgeli mor manzarasını, güneşin parlak ışıklarıyla aydınlanmış nemli bahçe yolunu, pencerede uçuşan, güneş ışığı altında şeffaf görünen böcekleri gördünüz mü? Bahçedeki kuşların şen şarkılarını duydunuz mu? Yağmurdan sonra havanın kokusunu içinize çekip kendi kendinize: “Böyle bir akşamüzeri yatıp uyuduğum için kendimden utanmalıyım” deyip aceleyle fırlayarak bahçeye çıkıp hayatın tadını çıkardınız mı? Eğer bunları yaptıysanız benim o anda hissettiğim duyguyu anlayabilirsiniz.

3. Hayaller

“Bugün bütün günahlarımı itiraf edecek ve onlardan arınacağım” diye düşündüm “ve bir daha asla…” (burada bana en çok acı veren günahları aklımdan geçirdim) “Her pazar kiliseye gideceğim ve ardından bir saat boyunca İncil okuyacağım; üniversiteye girince her ay alacağım yirmi beş ruble harçlığımdan iki buçuk rubleyi fakirlere dağıtacağım ve bunu kimse bilmeyecek. Parayı dilencilere değil, bir öksüz ya da kimsenin tanımadığı yaşlı bir kadın bulup onlara vereceğim..

“Kendi odam olacak (büyük ihtimalle St.-Jeröme’unki), odamı tertemiz tutacağım. Hizmetkârlara asla bir şey yaptırmayacağım. Onlar da insan, aynı bizim gibi. Her gün üniversiteye kadar yürüyeceğim (eğer bana bir araba verirlerse onu satıp, parasını fakirlere dağıtacağım) ve her şeyi olması gerektiği gibi yapacağım” (bu ”her şey”in ne olduğunu o zaman kesinlikle açıklayamazdım ama bu “her şey”in benim için ahlaki açıdan kusursuz bir hayat anlamına geldiğini hissediyordum) “Derslerde iyi not tutacağım ve konulara önceden hazırlanıp sınıf birincisi olacağım ve bir tez yazacağım; ikinci yıl her şeyi önceden bildiğimden dolayı beni doğrudan üçüncü sınıfa geçirecekler, böylece on sekiz yaşımda iki altın madalya ile birinci olarak mezun olacağım; sonra yüksek lisans, sonra doktora yapacağım ve bir alim olacağım…

Rusya’nın, hatta Avrupa’nın en büyük âlimi bile olabilirim…”

Tam “Ya sonra?” diye sorduğumda bütün bu hayallerin gurura işaret ettiğini ve gururun o akşam papaza itiraf etmem gereken bir günah olduğu aklıma geldi. Tekrar başa döndüm. “Derslere hazırlanmak için yaya olarak Serçe Tepesi’ne gideceğim. Orada bir ağacın altında oturup okuyacağım, bazen yanıma yiyecek bir şey alacağım, peynir ya da Pedotti’den bir çörek veya onun gibi bir şey. Dinlendikten sonra güzel bir kitap okuyacağım, manzara resmi çizeceğim veya bir enstrüman çalacağım (mutlaka flüt çalmayı öğrenmeliyim). O da, hayatımın kadını da Serçe Tepesi’nde yürüyüşe çıkmış olacak ve günün birinde bana yaklaşıp kim olduğumu soracak. Ona büyük bir kederle bakacağım, bir rahibin oğlu olduğumu ve ancak burada yapayalnız olduğum zaman mutlu olduğumu söyleyeceğim. Bana elini verecek ve bir şey söyleyerek yanıma oturacak. Oraya her gün gideceğiz ve arkadaş olacağız ve onu öpeceğim… Hayır, bunu yapmak doğru olmaz. Aksine, bugünden itibaren asla bir kadına bakmayacağım. Bir daha asla, asla hizmetçilerin odasının yanma yaklaşmaya bile çalışmayacağım. Üç yıl sonra rüştüme erdikten sonra mutlaka evleneceğim. Yapabildiğim kadar çok egzersiz yapacağım ve jimnastik çalışacağım, yirmi beşime gelmeden Rappeau’dan daha güçlü olacağım. İlk gün kollarımı açıp yarım pudluk bir ağırlığı beş dakika boyunca tutacağım, ikinci gün yirmi bir paundu, üçüncü gün yirmi iki paundu kaldıracağım; en sonunda her iki elimde dört pud tutacağım ve bütün hizmetkârlardan daha güçlü olacağım. Eğer biri bana hakaret etmeye ya da sevdiğim kadından saygısızca bahsetmeye kalkarsa onu ceketinden tutup tek elimle yerden beş ayak yukarıya kaldıracağım, sırf gücümü hissetmesi için onu öylece havada tutacağım ve sonra bırakacağım. Fakat bu iyi bir

davranış olmaz; hayır, ona zarar vermeyeceğim, ona yalnızca benim.” Gençlik hayallerim de çocukluk ve ergenlik hayallerim kadar çocukça ve gülünç olduğu için beni ayıplamayın. Eminim yetmiş yaşında bir ihtiyar olduğumda bile hayallerim böyle çocuksu ve gülünç olacaktır. Tıpkı Mazeppa’ya1 âşık olan güzel Marya gibi, dişsiz bir ihtiyar olan bana âşık bir kızı hayal edeceğim ya da pek de akıllı olmayan oğlumun bakanlığa yükselmesini veya birdenbire milyonların sahibi olduğumu. Yaşı başı ne olursa olsun her insan böyle avutucu hayaller kurar, buna eminim. Fakat her insanın ve hayatın her dönemindeki hayallerinin kendine has özellikleri vardır. Ergenliğimin sonu ve gençliğimin başlangıcı olarak gördüğüm o dönemde, benim için dört önemli şeyi hayal ediyordum; ona, her an bir yerlerde karşılaşmayı umduğum hayali kadına olan aşkım. Bu kadın biraz Sonya’ya, biraz Vasiliy’in karısı Maşa’nın leğende çamaşırları yıkarkenki haline benziyordu; biraz da uzun zaman önce tiyatroda bizim locamızın yanındaki locada gördüğüm, beyaz boyunda inciler olan kadını hatırlatıyordu. İkinci hayal ettiğim şey herkesin beni tanımasını ve sevmesiydi. İsmimi, Nikolay İrtenyev’i telaffuz ettikten sonra, herkesin etkilenmesini ve etrafımı sarıp bana bir şeyler için teşekkür etmesini arzuluyordum. Hayal ettiğim üçüncü şey ise olağanüstü bir mutluluktu. Çok yakında, olağandışı bir sebepten dünyanın en zengin ve en seçkin insanı olacağımdan öyle emindim ki, sürekli, heyecanla, talih kuşunun başıma konmasını bekliyordum. Sürekli bunun gerçekleşmek üzere olduğunu umuyordum ve o anda benim bulunmadığım yerde o olağanüstü mutluluğun beni beklediğini düşünerek her yere aceleyle giderdim. Dördüncü ve en önemli duygu kendimden iğrenme ve pişmanlık duygusuydu, fakat bu pişmanlık, mutluluk ümidiyle öylesine iç içeydi ki, bunda hüzünlü bir taraf yoktu. Kendimi geçmişten söküp almak, bütün olanları unutmak ve hayata yeniden başlamak bana o kadar kolay geliyordu ki, geçmiş beni ne endişelendiriyor ne de engelliyordu. Hatta geçmişe tiksinti duymak bana zevk veriyordu ve maziyi olduğundan daha karanlık göstermeye çalışıyordum. Daha önce olanların hatırası karardıkça geleceğin renkleri daha parlak görünüyordu. Gelişimimin bu döneminde bu pişmanlık sesi ve mükemmeliyete duyduğum ateşli tutku, ruhsal hayatımın en önemli öğesiydi ve kendime, diğer insanlara ve Allah’ın kâinatına olan yeni yaklaşımımın temellerini oluşturuyordu. Ey tesellinin kutsal sesi, kim bilir kaç defa, üzüntülü anlarımda, ruhum hayatın bayağılığına sessizce teslim olmuşken her yanlışa karşı cesaretle karşı çıkmamı, geçmişi reddetmemi sağladın; beni bugünün parlaklığını görüp sevmeye zorladın ve gelecekte iyilik ve mutluluk vaat ettin? Ey tesellinin kutsal sesi! Gün gelir seni duyamaz olacak mıyım?

4. Aile Çevremiz

O bahar, babam nadiren eve geliyordu ama geldiğinde son derece neşeli oluyordu. Piyanoda en sevdiği ezgileri çalıyor, bize sevgi dolu bakışlar fırlatıyor, Mimi’ye ve bize takılıyordu. Mesela, Gürcistan Veliaht Prensi, Mimi’yi arabayla gezerken görmüştü ve ona umutsuzca âşık olup karısını boşamak için hemen başpapazlığa dilekçe vermişti; ya da ben Viyana’daki büyükelçimize yardımcı olarak atanmıştım. Üstelik bu haberleri ciddi bir yüzle veriyordu. Katya’yı örümceklerle korkutuyordu. Arkadaşlarımız Dubkov ve Nehlyudov’a karşı çok nazikti. Bize ve misafirlere durmadan gelecek yılla ilgili planlarından bahsediyordu. Bu planlar neredeyse her gün değişmesine rağmen büyüleyiciliğini koruyordu. Lyuba tek bir kelime bile kaçırmamak için gözlerini kırpmadan babamın ağzına bakıyordu. Önce o ve Lyuba birkaç yıllığına İtalya’ya giderken biz Moskova’da kalıp üniversiteye devam ediyorduk, sonra Kırım’da, güney sahilinde bir ev alıp, her yaz oraya giderdik ya da bütün aile Petersburg’a taşmıyorduk ve saire, ve saire. Fakat bu olağandışı neşesinin yanında son günlerde babamda beni çok şaşırtan bir değişiklik daha meydana gelmişti. Kendine modaya uygun kıyafetler hazırlatmıştı, zeytin yeşili bir frak, askılı yeni bir pantolon ve ona çok yakışan uzun bir palto. Babam, özellikle de bir hanıma ziyarete gittiğinde parfüm kokuyordu. Böyle zamanlarda Mimi yüzünde sanki: “Zavallı öksüzler! Ne talihsiz bir tutku! Allah’a şükür o bugünleri görmedi!” diyen bir ifade ile içini çekiyordu. Nikolay Amca’dan öğrendiğime göre (babam bizimle kumar meseleleri hakkında hiç konuşmazdı) bu kış şansı çok iyi gitmiş, büyük paralar kazanmıştı, bunları bankaya yatırmış ve baharda oynamaya niyeti olmadığını söylemişti. Köye gitmeye çok istekli görünüyordu, belki de kendine hâkim olamamaktan korkuyordu. Hatta benim üniversiteye girmemi bile beklemeden kızları alıp Paskalya’nın hemen ardından Petrovska’ya gitmeye ve Volodya’yla benim daha sonra gitmemize karar vermişti.

Bütün kış bahara kadar Volodya ve Dubkov birbirinden hiç ayrılmamıştı (Dmitriy ile olan arkadaşlıkları soğumaya başlamıştı). Kulak misafiri olduğum konuşmalarından anladığım kadarıyla başlıca eğlenceleri, devamlı şampanya içmek, ikisinin de aşık olduğu genç bir bayanın penceresinin önünden arabayla geçmek ve karşılıklı dans etmekti. Dans ettikleri çocuk partileri değil, gerçek balolardı. İşte bu son durum, birbirimizi çok sevmememize rağmen Volodya ile beni ayırıyordu. Hala evde öğretmenlerden ders alan bir delikanlıyla, büyüklerin balolarına giden bir adam arasında, sırlarını paylaşmalarına müsaade etmeyecek kadar büyük bir fark olduğunu hissediyorduk. Katya artık iyice büyümüştü, devamlı roman okuyordu ve yakında evlenebileceği düşüncesi artık bana şaka gibi gelmiyordu. Volodya da yetişkindi ama eskisi gibi iyi anlaşamıyorlardı, hatta birbirlerini küçümsüyor gibiydiler. Genelde Katya evde yalnızken roman okumaktan başka bir şey yapmıyordu ve canı çok sıkılıyordu ama karşı cinsten bir misafir gelir gelmez canlanıp tatlılaşıyor ve gözleriyle öyle mimikler yapıyordu ki, ne demek istediğini hiç anlamıyordum. Sonraları, bir konuşma esnasında bir kızın

yapmasının ayıp olmadığı tek cilvenin bakışlar olduğunu söylediğini duyunca gözleriyle yaptığı o acayip şeylerin ne anlama geldiğini anlayabildim.

Lyuba da uzun elbiseler giyiyordu ve çarpık bacakları görünmüyordu ama eskisi gibi sulu gözün tekiydi. Artık bir süvariyle evlenme hayalinden vazgeçmişti, bir şarkıcıyla ya da müzisyenle evlenmeyi düşünüyordu ve bu amaçla müziğe dört elle sarılıyordu. St.-Jeröme evimizde ancak imtihanları bitene kadar kalabileceğini bildiğinden bir kontun yanında iş bulmuştu. Artık ailemizi küçümsemeye başlamıştı. Nadiren evde oluyordu, o zamanlar züppeliğin baş göstergesi sayıldığından sigara içmeye başlamıştı ve ağzında bir karton, ıslıkla durmadan neşeli havalar çalıyordu. Mimi her gün daha da hırçınlaşıyor ve hiçbir şeyden memnun olmuyordu; sanki artık büyüdüğümüze göre hiç kimseden hayır gelmezdi.

Öğlen yemeğine indiğimde yemek odasında yalnızca Mimi, Katya, Lyuba ve St.-Jeröme’u buluyordum. Babam dışarıda oluyordu, Volodya sınavlarına arkadaşlarıyla birlikte kendi odasında hazırlanıyor ve yemeğinin oraya getirilmesini istiyordu. Son zamanlarda yemek masasının başına hiçbirimizin saymadığı Mimi oturuyordu ve öğlen yemeği büyüsünden çok şey kaybetmişti. Yemek artık annemin ya da büyükannemin zamanında olduğu gibi değildi. O dönemlerde yemek, belli bir saatte bütün aileyi bir araya getiren kutsal bir törendi. Artık geç kalmakta, ikinci yemeğe yetişmekte, sandalyelerimize yayılmakta, yemek bitmeden kalkmakta ve buna benzer rahat davranışlarda bulunmakta tereddüt etmiyorduk. Yemek eskisi gibi bir şenlik değildi artık. Petrovska’da her şey ne kadar faklıydı, saat ikide yıkanıp giyinir, oturma odasında toplanır, neşeyle sohbet edip yemek saatinin gelmesini beklerdik. Kilerdeki saat tam zamanında çalmadan önce pırpır ederken Foka, kolunda bir peçete, vakur ve biraz da sert bir edayla sessizce içeri girer, yüksek, ölçülü bir sesle “Yemek hazır!” derdi. Biz mutlu yüzlerle, büyükler önde, küçükler arkada, kolalı iç eteklerin hışırtısı ve ayakkabıların hafif gıcırtısı arasında yemek odasına girer, fısıltıyla konuşarak her zamanki yerlerimizi alırdık.

Ya da Moskova’da, yemek odasında hazırlanan masanın başındaki ayakta durur ve kendi aramızda sessizce çene çalarak, Gavrilo’nun yemeğin hazırlandığını haber vermeye gittiği büyükannemi beklerken her şey ne kadar farklıydı! Birdenbire kapı açılır, büyükannemin elbisesinin zayıf hışırtısını ve ayak seslerini duyar, leylak renkli tuhaf bir kurdelesi olan başlığını görürdük. Büyükannem sağlık durumuna göre gülümseyerek ya da somurtarak odaya süzülürdü. Gavrilo büyükannemin koltuğuna koşar, diğer sandalyeler gıcırdar, ve iştahın müjdecisi olan sırtımızda bir titremeyle, kolalı peçetemizi alır, biraz ekmek yer ve ellerimizi masanın altında ovuşturarak kâhyanın rütbe, yaş ve büyükannemin ilgisine uygun olarak dağıttığı, dumanı tüten çorba tabaklarını sabırsızlıkla izlerdik.

Şimdi, artık yemeğe inerken ne mutluluk ne de heyecan hissediyorum.

Mimi, St.Jeröme ve kızların Rusça öğretmeninin giydiği korkunç çizmeler ya da Prenses Kornakova’nın şatafatlı elbiseleri hakkındaki gevezeliklerinin bana bayağı geldiğini Katya ve Lyuba’dan gizleme gereği duymuyordum. Yine de bu yeni davranış tarzımı etkilemiyordu. Tatlılığın ta kendisiydim; herkesle sevgi dolu bir tebessümle konuşuyor, kibarca kvası bana uzatmalarını rica ediyor, St.-Jeröme yemekte kullandığım bir deyimi, je puis demenin je peux’dan daha zarif olduğunu söyleyerek, düzelttiğinde ona hak veriyordum. Ama kabul etme-

liyim, kimse buna dikkat etmediği için bayağı hayal kırıklığına uğramıştım. Yemekten sonra Lyuba bana bütün günahlarını yazdığı bir kâğıt parçası gösterdi. Bunun çok iyi bir fikir olduğunu söyledim ama günahlarını ruhuna kazısa daha iyi olacağını ve önemli olanın bu olduğunu ekledim.

“Niye?” diye sordu Lyuba.

“Ah, boşver, anlamazsın”

Sonra St.-Jeröme’a çalışacağımı söyleyerek yukarı çıktım. Günah çıkarmaya bir buçuk saat vardı. Niyetim hayatım boyunca yapacağım işlerin ve görevlerimin bir listesini çıkarmak ve hayatımın amacının ne olduğunu ve hangi kurallara uymam gerektiğini kâğıda dökmekti.

5. Kurallarım

Bir kâğıt aldım ve gelecek yıl yapacağım işleri ve görevlerimi yazmaya koyuldum. Kâğıdın sol tarafına bir çizgi çekilmesi gerekiyordu. Ama cetvel bulamadığımdan bu iş için Latince sözlüğümü kullandım. Sözlüğün kenarıyla çizgiyi çektim; sözlüğü kaldırınca çizgi yerine dikdörtgen şeklinde bir mürekkep lekesi yaptığımı gördüm. Ayrıca sözlük kâğıttan daha kısa olduğundan çizginin ucunun eğrildiğini fark ettim. Başka bir kâğıt aldım ve sözlüğü kullanarak kâğıda bir çizgi çekmeyi başardım. Görevlerimi üçe böldüm: Kendime karşı görevlerim, diğer insanlara karşı görevlerim ve Allah’a karşı görevlerim. Sonra kendime karşı görevlerimi yazmaya başladım fakat o kadar çok ve değişik türdeydiler ki, önce “Hayatın Kuraları” ile başlayıp sonra bu liste üzerinde çalışmanın daha iyi olacağını düşündüm. Altı tane kâğıt alıp bir defter yaptım ve kapağına “Hayatın Kuralları” yazdım. Ama öyle çarpık ve yamuk yumuk yazmıştım ki kelimeleri yeniden yazıp yazmamayı düşündüm. Uzunca bir süre oturup yırtılmış listeye ve çirkin kapağa baktım. “Neden kafamda her şey çok güzel ve açıkken kâğıt üzerinde iğrenç bir hal alıyor; neden düşündüğüm bir şeyi hayatta uygulamaya koymaya çalıştığımda da aynı şey oluyor?…”

Nikolay Amca içeri girip, “Papaz geldi, ayini dinlemek için aşağı buyurun” dedi. Defterimi masanın çekmecesine sakladım, aynaya baktım ve bunun bana düşünceli bir hava verdiğine inandığım için saçlarımı yukarıya doğru taradım. Ardından oturma odasına indim. Masanın üzerinde bir ikona ve yanmış mumlar vardı. Aynı anda bir başka kapıdan babam içeri girdi. Beyaz saçlı bir keşiş olan papaz, babamı kutsadı. Babam papazın kuru geniş elini öptü, ben de aynısını yaptım.

“Voldemar’ı çağırın,” dedi babam. “O nerede? Ah, tabii, o ayini üniversitede yapacak.”

Katya, Lyuba’ya bakarak “Volodya prensle meşgul” dedi. Lyuboçka aniden kızardı, yüzünü buruşturdu ve hastalanmış gibi yaparak odayı terk etti; ben peşinden gittim. Misafir odasında durdu ve kâğıdına bir şey daha ekledi.

“Başka bir günah mı işledin?” diye sordum.

“Hayır, önemli bir şey değil” dedi kızararak.

O anda holde Dmitriy’in sesi duyuldu, Volodya’yla vedalaşıyordu.

Katya odaya girip Lyuba’ya hitap ederek: “İşte sana günaha davet” dedi.

Kız kardeşimin neyi olduğunu anlayamadım: Öyle üzüldü ki, gözleri yaşla doldu, heyecanı giderek arttı ve hem kendi kendisine, hem de kendisine sataşan Katya’ya öfkelendi.

“Senin bir yabancı olduğun belli oluyor” Hiçbir şey Katya’yı ‘yabancı’ diye çağrılmak kadar incitemezdi, bu yüzden Lyuba böyle söylemişti. Gururlu bir ses tonuyla “Böyle önemli bir anda.” diye devam etti, “beni üzüyorsun… Bilmen lazım… Bu şaka yapılacak bir zaman değil…”

Kendisine yabancı dendiği için çok incinen Katya: “Ne yazdığını biliyor musun Nikolay?” dedi. “yazdı ki…”

Lyuba gözyaşlarına boğulup oradan ayrılırken “Bu kadar kinci olabileceğine inanmıyorum” dedi. “Böyle bir anda günah işliyorsun beni de günaha itiyorsun. Ben senin duygularınla alay etmiyorum. ”

6. Günah Çıkarma

Oturma odasına döndüğümde herkes orada toplanmıştı. Papaz günah çıkarmadan önceki duayı okumak üzereydi. Zihnim birbirinin kovalayan kopuk düşüncelerle doluydu. Fakat keşişin etkileyici ve sert sesi sessizliği bozar bozmaz, özellikle de “Bütün günahlarınızı, utanmadan, hiçbirini gizlemeden, kendinizi haklı çıkarmaya çalışmadan itiraf edin. O zaman ruhunuz Allah’ın önünde arınacaktır fakat eğer bir şey gizlerseniz büyük bir günah işlemiş olursunuz.” dediğinde, o sabah ayini düşünürken hissettiğim korku ve heyecan geri geldi. Böyle bir ruh hali içinde bulunmaktan haz aldım ve zihnimde uçuşan diğer bütün düşünceleri bastırarak bu halimi devam ettirmeye ve içimdeki müphem korkuyu arttırmaya çalıştım.

Günah çıkarmaya ilk babam gitti. Uzunca bir süre büyükannemin odasında kaldı. Bütün bu zaman zarfında biz ya sessizce oturduk ya da fısıltıyla sıranın kimde olduğunu konuştuk. Sonunda kapıdan keşişin dua eden sesi, ardından da babamın ayak sesleri duyuldu. Kapı gıcırdadı, babam her zaman yaptığı gibi biraz öksürerek ve bir omzunu yukarı çekerek odadan çıktı. Hiçbirimizin yüzüne bakmıyordu.

Babam neşeyle Lyuba’nın yanağından bir makas aldı ve “Şimdi sen git, Lyuba, benim büyük günahkarım. Her şeyi söyle!”dedi.

Lyuba’nın rengi kül gibi oldu, sonra kızardı, önlüğünün cebinden notlarını aldı ve tekrar geri koydu. Kapıdan içeri girerken sanki yukardan bir yumruk bekliyormuş gibi başını eğdi. Kısa zamanda geri döndü. Çıktığında omuzları hıçkırıklarla sarsılıyordu.

Sonunda, güzel Katenka da gülümseyerek çıkınca sıra bana geldi. Loş odaya, içimde bile bile canlandırmaya çalıştığım o saygı ve korku duygusuyla girdim. Kürsünün gerisinde duran rahip yüzünü yavaşça bana döndü.

Büyükannemin odasında yalnızca beş dakika kaldım ama çıktığımda mutluydum. O zamanlar günah çıkarmadan sonra insanların tamamen arındığı ve yeniden doğduğuna inanırdım. Aynı odaya geri dönüp aynı mobilyaları gördüğümde her şeyin eskisi gibi olması pek hoşuma gitmedi. Benim dışımda bulunan her şey de aynı içsel benliğimde olduğu gibi büyük değişikliklere uğrasaydı daha çok sevinirdim. Yine de bu arınmış ve mutlu ruh halim yatana kadar sürdü.

Yarı uyur bir halde, kafamdan arındığım günahları geçirirken, birdenbire günah çıkarma sırasında söylemediğim utanç verici bir günahı hatırladım. Günah çıkarmadan önceki dua kulaklarımda çınladı. O anda bütün huzurum kaçtı. “Fakat eğer bir şey gizlerseniz, büyük bir günah işlersiniz…” Bu sözleri tekrar tekrar duyuyor ve kendimi hiçbir cezanın yeterli olmadığı korkunç bir günahkâr olarak görüyordum. Uzun bir süre bir sağa bir sola dönüp durdum, her an Allah’ın beni cezalandırmasını hatta ani bir ölümü bekliyordum. Bu düşünce beni tarif edilemez bir dehşete sürüyordu. Gün ağarırken rahibi görmek üzere manastıra gidip ikinci kez günah çıkarmaya karar verdim. Ancak ondan sonra sakinleştim.

7. Manastıra Gidişim

Gece, uyuyup kalma korkusuyla birkaç kez uyandım. Kalktığımda saat altı olmamıştı. Pencereden günün yeni ağardığı görülüyordu. Nikolay henüz gelmemişti; yatağımın yanında kırışmış ve fırçalanmamış bir şekilde duran elbiselerimi ve çizmelerimi giydim, elimi yüzümü yıkamadan, dua etmeden, hayatımda ilk kez yalnız başıma sokağa çıktım.

Yol boyunca, ağaran günün kırmızılığı bir evin yeşil çatısının ardında, soğuk sisin arasından parlıyordu. Sert bahar ayazı yüzümü ve ellerimi ısırıyordu; çamurları ve ayaklarımın altında çatırdayan gölcükleri dondurmuştu. Beni hızlı bir şekilde manastıra götürüp geri getirecek bir araba bulabileceğimi düşünmüştüm ama bizim sokakta tek bir arabacı bile yoktu. Yalnızca birkaç yük arabası Arbat’a doğru ağır ağır ilerliyor ve bir iki duvarcı çene çalarak kaldırımda yürüyordu. Yaklaşık bir buçuk kilometre gittikten sonra insanlara rastlamaya başladım; sepetleriyle pazara giden kadınlar, su arabaları, dört yol ağzında bir börekçi, açık bir fırın… Arbat Kapısı’nda eski, yamalı, mavimtırak renkli, zangır zangır sallanan arabası ağır ağır yol alırken uyuklayan yaşlı bir arabacıya rastladım. Belki de hala yarı uykulu olduğundan, manastıra gidip geri gelmek için yalnızca yirmi kopek istedi. Tam oturuyordum ki, birdenbire aklı başına geldi ve dizginlerin uçlarıyla atına dokunarak beni orada bırakıp uzaklaşmaya başladı. “Atımı beslemeliyim, sizi alamam efendim” diye homurdandı.

Adama kırk kopek teklif ettim. Atını çekti, gözlerini kısarak bana baktı ve “Binin, efendim, gidelim” dedi. Beni bir arka sokağa götürüp soyacağından korktum. Eski püskü ceketinin yakasını tutunca, iki büklüm olmuş sırtının üzerindeki kırışık boynu ortaya çıktı. Açık mavi koltuğa oturdum ve sarsıla sarsıla Vozdvijenka Caddesi boyunca ilerlemeye başladık. Yolda arabanın arkasının sürücünün ceketiyle aynı yeşilimsi kumaştan döşendiğini fark ettim. Nedense bu bana güven verdi ve artık beni gözden ırak bir sokağa çekip soyacağından korkmadım.

Güneş yükselmişti ve manastıra vardığımızda kiliselerin kubbelerini parlak bir ışıkla aydınlatıyordu. Gölgede kalan yerler hala donmuştu ama yol boyunca çamurlu derecikler hızla akıyor ve at bunların arasında şapırtılar çıkararak yürüyordu. Manastıra girer girmez karşılaştığım ilk kişiye rahibi sordum.

Oradan geçen bir keşiş bir an durdu ve küçücük bir sundurması olan minik bir evi işaret ederek “İşte hücresi” dedi.

“Çok teşekkür ederim.”

Kiliseden birer birer çıkan keşişler bana bakıyordu. Üzerinde nasıl bir izlenim bırakmıştım? Ne bir yetişkin, ne de çocuktum; yüzüm yıkanmamış, saçlarım taranmamıştı, elbiselerime tüyler yapışmıştı, çizmelerim çamurlu ve boyasızdı. Bana dikkatle bakan keşişler acaba beni hangi sınıfa dâhil ediyorlardı? Bunları düşünerek genç keşişin gösterdiği yönde ilerledim.

Hücrelere giden dar patikada karşıma siyah elbiseli ve gür kaşlı yaşlı bir adam çıktı ve ne aradığımı sordu.

Bir an “Hiçbir şey” demek ve arabaya geri koşup eve gitmek istedim ama çatık kaşlarına rağmen yaşlı adamın yüzü bende güven uyandırdı. Papazı aradığımı söyledim ve ismini verdim.

“Gidelim Küçük Bey, size yolu göstereceğim” dedi. Belli ki niye geldiğimi anlamıştı. “Peder sabah ayininde, biraz sonra gelir.”

Kapıyı açtı ve temiz bir yolluk serili bir koridor ve antreden geçerek hücreye girdik.

Sevecen bir bakışla “Burada bekleyebilirsiniz” dedi ve dışarı çıktı.

Oda çok küçük ve son derece düzenliydi. Pencerelerin pervazlarında saksı içinde birer çift sardunya vardı. Üzeri muşambayla kaplı küçük bir masa ve bir rafın üzerinde önlerinde lamba yanan ikonalar, bir koltuk ve alelade iki sandalye. İçerinin bütün eşyası bundan ibaretti. Duvarda, kadranı çiçek desenli bir duvar saati ve zincirlere bağlı iki pirinç ağırlık vardı. Kireçle boyanmış iki küçük direkle tavana bağlanan paravana (büyük bir ihtimalle arkasında yatak vardı) çakılı bir çiviye iki cüppe asılıydı.

Pencereler beş metre kadar uzaktaki beyaz bir duvara bakıyordu. Duvarla pencere arasında küçük bir leylak ağacı görünüyordu. Dışarıdan hiç ses gelmiyordu ve tek duyulan saatin sarkacının sevimli tik taklarıydı. Bu sessiz odada yalnız kalır kalmaz bütün düşüncelerim ve anılarım sanki hiç var olmamış gibi aklımdan silindi. Anlatılmaz derecede hoş hayallere daldım. Rengi solmuş cübbenin eski püskü astarı, kitapların eskimiş siyah deri ciltleri ve pirinç kilitleri, solgun yeşil çiçekler, dikkatle sulanmış toprak, güzelce yıkanmış yapraklar ve özellikle de sarkacın monoton sesi bana yeni ve bilinmedik bir hayattan, yalnızlık, dua, huzur ve mutluluk dolu bir hayattan söz ediyordu.

“Aylar, yıllar geçiyor.” diye düşündüm, “.ve o, her zaman yalnız ve huzurlu, vicdanı daima Allah katında tertemiz ve Allah’ın dualarını duyduğunun bilincinde”

Sandalyemde, bana bu kadar çok şey anlatan sessizliği bozmamak için kıpırdamamaya ve yavaşça nefes almaya çalışarak, aşağı yukarı yarım saat oturdum. Sarkaç tik taklarına devam etti, sağa doğru daha yüksek, sola doğru daha alçak…

Bir önceki yazımız olan Gog (1-2) - Giovanni Papini başlıklı kitabımızda Gog (1-2) Giovanni Papini, Gog (1-2) Giovanni Papini epub indir ve Gog (1-2) Giovanni Papini epub oku hakkında bilgiler verilmektedir.

Bizlere destek olmak için Lütfen Yorum Yapınız.